atmosfer en güzel günlerini demek bensiz yaşadın

Edinburgh, Black Medicine Café:

Edinburgh’ta, soğuk sözcüğünün yanında sıcak kaldığı bir havada yaşadığım aylarda, odamdan çıkıp iki adımlık yeri aşıp üçüncü adıma cüret edince çoğu, sokağın ortasında donup kalıyordum. Donmak istemediğim günlerde buraya gelirdim. Müzikler içimi ısıtırdı. Garsonlardan biri TheCure bağımlısıydı. Camın hemen önündeki, ağaç gövdesinden yapılma yüksek sandalyelerden birine oturur, sokağa baka baka yazardım. Hemen her zaman hasta olduğum için hep oralet içerdim. Bir gün zencefilli bir gün ballı. Çayın yanında minik bir kurabiye gelirdi. Bazen çikolatalı bazen vanilyalı. Şansıma vanilyalı çıktığı günler, dünyalar benim olurdu. Galiba oraya en çok bu vanilyalı kurabiye için giderdim. Sandalyemden bakınca gördüğüm yol manzarası gözümün önünden galiba hiç gitmeyecek: Sokağın turuncusunun bile eritemediği kar. Diz boyu. Yürek boyu kar.

İstanbul, Beşiktaş Vapur İskelesi:

İstanbul’un en sevdiğim yeridir Beşiktaş Vapur İskelesi. Yaşamayı ve yazmayı en sevdiğim yer. İstanbul’a döndüğüm dönemlerde sık sık gittiğim, kendimi evimde hissettiğim, niye ben olduğumu bir kez daha anladığım, öykümün merkezi olduğuna inandığım, İstanbulluluğuma hayran kaldığım, İstanbul’un güzelliğine öykündüğüm, geçmişe ve geleceğe dair anılarımla dolu bu iskelede zaman olduğumu duyarım. İskelenin güvercinleri, polisleri ve simitçileri beni iyi tanır. Eve dönerken yaşamayı ve yazmayı biraz daha öğrenmiş olurum.

Şimdiye dek yazdığım iki romanım da İstanbul’un bir iskelesinde başlar. İlki Kadıköy Vapur İskelesi’nde, ikincisi Kabataş Vapur İskelesi’nde. Kendime sözüm var, ömrüm el verdikçe yazdığım tüm romanlarım bir iskelede başlayacak. Kim bilir hangi romanımın bahtına Beşiktaş Vapur İskelesi çıkacak...

Edinburgh, University of Edinburgh Kütüphanesi:

Kimileri sessizlik olmadan yazamaz. Bense gürültü patırtı isterim etrafımda. Yoksa herkes ağzımın içine bakıyormuş hissine kapılırım. Kütüphanenin gürültülü tek yeri olan kafesinde en sevdiğim mavi koltuğu devasa pencerenin önüne çeker, buz tutmuş ayaklarımı kalorifere uzatır, yazar da yazardım. Bir an gelip de yüzümü kaldırdığımda camdan buzlu yeşil parkı değil kendimi görürdüm. Çünkü henüz öğlen de olsa zifiri karanlık çökmüş olurdu ve cam artık dışarıyı değil içeriyi gösterirdi. Camdan kendimi küçücük görürdüm. Olduğumdan bile küçücük. Çevremde insanlar gülerdi, tartıştırdı, anlaşırdı, yerdi, içerdi; ben yazardım.

Ne zaman bileklerim zonklardı, o zaman sınıf arkadaşımın “battaniye” dediği şalıma sarılır, ayaklarımla kara öyküler yazmaya çıkardım. Ben Edinburgh’ta yürüsem, otursam, sussam, konuşsam, yesem, içsem, dursam, düşünsem, dinlesem, uyuyamasam, ne yapsam yazı oluyordu.












Edinburgh, Portobello:








Edinburgh, University of Edinburgh,
David Hume Binası, 10. Kat:







Edinburgh, University of Edinburgh, 19 George Square:






Edinburgh, Princess Street Gardens:







İstanbul-Londra uçağı
Londra-Edinburgh uçağı
Edinburgh- Londra uçağı
Londra- İstanbul uçağı:

İçimdeki zamana en benzeyen iki yerden biri denizse diğeri gökyüzüdür. Gökyüzünde yazarken, kendimi haklı, özgür ve iyi hissederim. Oysa çoğu zaman yazarken canıma okur, kendimi haksız çıkarırım, özgürlüğümü dayanılmaz yetersizlikte bulurum ve yaralarımdan kan aka aka, savaş alanından sürünerek kaçtığımı hissederim. Neyse ki nerede yazarsam yazayım, biraz daha Can olurum.

İstanbul,Teşvikiye, Deryadil Sokak, Huzur Apt:

Canevim. Büyüdüğüm ve büyüyemediğim şehrim. Anılarımın ve zamanımın ülkesi. Özgürlüğüm, annem, evim. Evimin her yeri, yanpirik oturup bacakları kalorifesarkıtmalık cam kenarı anneanne koltuğu, evin en rahat yeri olan sediri, yüzükoyun uzanmalık halıları, yatağım, ufarak balkonum, alabildiğine komşu ve gökyüzü manzaralı gibi dursa da gönül gözümce leb-i derya manzaralı teras, üst kattaki Zonguldak odam, tam voltalık koridorlar, evin en küçük ama en büyük yeri olan mutfak, her yeri, her bir köşesi yazı yerimdir. Hele baş ağrımın, özlemlerimin, şikayetlerimin, huzursuzluklarımın, içimdeki dünyanın coştuğu anlarda evin uslanmaz çocuğu olup kaleme davranırım. Yazı tamam olunca büyüyüverir, “şaştım” yemekleri yapmak için mutfağa koyulurum. Maydanoza, kereviz sapına dokunmak beni yatıştırır. Yoğun bir yazma sonrası bana en iyi gelen iki şeyden biri yürümekse diğeri de yemek yapmaktır. Böylece aşırılıklarımı, bir nebze de olsa, dengeye kavuştururum.

Ama evin en çok yazdığım yeri şüphesiz ki yatağımdır. Geceleri yatağımda, uyumak için yattığıma bir türlü ikna olamayan aç, bencil ve hoyrat beynim tıkır tıkır işlemeye başlar. Aklımın güneşleri açar, fırtınaları kopar, günlük hayhuyu başlar. Kollarımda, bacaklarımda, gözlerimde, başımda derman kalmayıncaya dek yatağımda bir sağa bir sola dönerken hayatımın en güzel öykülerini yazarım. Sabahleyin tek tük anımsayabildiğim bu öykülerin büyük çoğunluğunu gecenin karanlığında renkli uçurtmalar gibi kaybederim. Belki de gündüz gözüne yazdığım her şeyi daha evvelki gecelerde yazmışımdır. Uykusuzluğum her gece, alnıma yazarlığı yazar durur.

İzmir, Karaburun

İstanbul, Beşiktaş-Kadıköy Vapuru:

İşte dünyada kendimi en mutlu, en ait hissettiğim yer: İstanbul vapuru! Bazen kalem kağıtla, çoğu zamansa gözümü İstanbul’dan ayıramadığım için aklımın büyük papirüs kağıtlarına yazarım vapurda. Hiçbir vapur yolculuğum beni öyküsüz bırakmaz. Sonsuz insan eşliğinde vapurdan inerken, hem yazdığım hem de yaşadığım öykü yeni bir kıyıya varmıştır. Oysa indiğim kıyılar hep aynıdır.

İstanbul, Taksim, St. Antoine Kilisesi:

İstiklal Caddesi’nin hiçbir kafesi, pastanesi, çayhanesi St. Antoine kadar içten davet etmez beni. Kilisenin yüksek tavanları ve dilek mumları bana huzur verir. Tahta sıralarını tek tek tanırım. Güvercinlerin ve resimlerin olduğu yerlerde su içer gibi yazarım. St. Antoine’da da zamandan sıyrılıp saatlerce yazarım. Kaba saba elektrikli ısıtıcıların ısıtmaya yetmediği kilisede üşümeyi unuturum. Ne var ki bu kilisede yalnızlığım yankılanır, dua olur büyür. Sözcükler mum ışıkları gibi hızlanır. Ayak sesleri çoğalır. Dayanılmaz olurum. Yazı bile yetmez olur. Birden pılımı pırtımı toplar, çıkarım. Hasretle kalabalığa karışırım. St. Antoine’da yazdığım öyküler böyle hep bir yolunu bulup, yarım kalır. Tamamlamak için başka yalnızlıklar ararım.

İstanbul, Karaköy, Galata Köprüsü:







İstanbul, Kınalıada







Edinburgh, Churchill House, 7 Richmond Place:

En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın’ın 90%ı, güneş ve gökyüzü nedir bilmeyen bu biçimsiz odanın eseridir. Aylar sonra eşyalarımı toparlamak üzere son bir kez döndüğümde beni kusturacak kadar derinime işlemiştir. Edinburgh’un bütün soğukluğuna rağmen penceresini bir gün olsun kapatmadığım bu oda, Edip Cansever’in, “sarılıp gövdesine sımsıkı, bir kadın kendini doğurabilir isterse” sözünün gerçekleştiği yerdir. Küf yeşilidir.

Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image