atmosfer kırık beyaz

Londra: Suratsız bir gece yarısı, karanlığa kafa tutmak adına renklere tutunup, nicedir aklımda tadını tuzunu tutturmak için didindiğim, hani şu “saflığı” anlatacak, baş kahramanı Kuzgun, adı ise Kırık Beyaz olacak romanımı yazmaya Londra’da başlamıştım.




İstanbul, Teşvikiye: Dört senelik uzak diyar öğrenciliği sonrası döndüğüm çocukluk evimin her odasının her duvarının bağrına bastım kağıtlarımı. Ama en çok Zonguldak odam dediğim çatı katında ve odamın ufarak balkonunda yazdım Kırık Beyaz’ı. Çünkü en çok oralardan görünüyordu yeşil ve en çok oralardan geçiyordu kuşlar. Yeşilden, sanatı hayata dönüştürmeyi, kuşlardan ise hitap sanatını öğreniyordum. Çatı katına konuşlanmış tahta kurusunu unutmak olmaz! Çalışkanlığımla aşık atan sevgili dostum, romanımı tamamladığımda başka bir zamandışının evine göçtü. Zihnimin hızına yetişemeyen ellerime, katışıksız melodisiyle ilham perisi olduğu için tahtakurusu yoldaşı huzurunuzda şükranla anıyorum.




İstanbul, Ortaköy: Ofisten öğle yemeğine diye çıkıp geldiğim Ortaköy sahilinde, o karakış günleri, kendime sımsıkı sarılmış otururken etrafta kimsecikler olmazdı. Kuşlara yem atacak bir çocuk beklerdim. Denizin mavisine güneş katacak bir şiir... İlk romanımın türlü yayınevi tarafından reddediliş haberlerinin hemen hemen hepsini Ortaköy İskelesi’nde aldım. Her seferinde çocukluğum beni kucaklayıp, avuttu. Ben çocukken Ortaköy’ün denizi hep güneşli, kuşları hep tıkabasa tok olurdu. İnsan mı büyüyordu şehir mi? Yoksa her şey kör zamanın ustaca bir oyunu muydu?

İstanbul, Gezi Parkı: Sona bıraktığım ara bölümleri, direniş günlerinde Gezi Parkı’nın ıhlamur ağacının altında yazarken kendimi o kadar yalnız, umutsuz ve kimsesiz hissediyordum ki suçu edebiyata ve yazarlığıma atıyordum. Gördüğüm bir duvar yazısı “Olmasaydı Sonumuz Böyle” diyordu. Mizah bile kötümserliğime tercüman oluyordu. Ne düşünürsem düşüneyim, yüreğim baskın geliyordu ve ben Gezi’de olmadan edemiyordum. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu anlayamıyordum. Herhalde bunu anlayabilmiş olsaydım ne Gezi’de olurdum ne de yazar.



Kapalıçarşı: Yazarken en zorlandığım bölümlerin başını çeken Yeşil’in Battaniye’sini Havuzlu’da, rüzgârı soğuk bir Nisan günü annemi beklerken yazdım. Öncesinde ise Selim İleri ile hazırladığım bir dosya için söyleşmiş, kendisine -o zaman adı başka olan- ilk romanımı vermiş ve okuyacağına dair kendisinden söz almıştım. Edebiyatını pek sevdiğim Selim İleri’den o gün bugündür ses çıkmayacağını bilemeden, hayatı bir edebiyat dalı olarak hissederek, havuzdan defterime sıçrayan suların büyüsüne kapılıp, bir kalemde yazmıştım Battaniye’yi. Karşımda birden annemi bulunca, hele öylesi bir bölüm sonrası, anneme var gücümle sarılıp, sütlaçların en lezizinin tadını onunla birlikte cana cana çıkarmıştım. Kapalıçarşı’nın Şark Kahvesi de benim yazı mekanlarımdandır. Kırık Beyaz’ın son okumasını bu kahvenin, gelip geçen birtakım insan manzaralı üst kat masasında, bir bardak limonata eşliğinde tamamlamıştım. O gün hayatımda en sevdiğim takılarımın zanaatkarı Mutlu’dan ilk küpemi almış ve ona içten içe Bahtiyar muamelesi etmiştim.

Berlin-Prag Treni: Camdan doğru karlı yeşili yürürken, karşımda can dostum Ezgi ile Prag’a, Kafka’yı ziyarete gidiyorduk. Neredeyse yazmamak istediğim o en zor bölümün -Battaniye- kurgusunu o trende hazırlamış, benzer zorluktaki bir başka bölümü -Toprak- ise gene o trende kaleme almıştım. Yeşil mürekkepli kalemimle, çocukken İtalya’da bir müzeden alıp sandıkta yıllarca sakladığım, kapağında Michelangelo çizimi olan deftere yazmayı tamamladığımda Prag’a varmıştık ve karlar, donuk, miskin suratlarını kıkırdamalara bölmüş, üzerimize lapa lapa gülüşüyorlardı.

Beyoğlu: Film festivali zamanıydı Turuncu’yu yazdığımda. Her film arasında romanımın sahnelerinin birinde oturup, Beyoğlu’nun keşmekeşinden romancılığını öğreniyordum.




Beşiktaş Vapur İskelesi: Bilgi Üniversitesi’ndeki işimden çıkıp, Ortaköy’deki işime giderken bazen Kabataş otobüsünden Beşiktaş’ta inerdim. O bahar, iskelede can erik satan bir amca vardı. Her seferinde ondan küçük bir kese erik alır, kucağıma defterimi açar, erikleri kütürdete kütürdete yazardım. Beşiktaş İskelesi, yazarlığımın canının en çektiği yerdir. Çünkü beni denizinin karşısına oturtup, bana evvela kendi öykümü okutur.

Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image Single Image